Latince adı, Tulipa Gesneriana olan lale zambakgiller ailesinden “tulipa” cinsini oluşturan soğanlı bir bitkidir.
Latince adı, Tulipa Gesneriana olan lale zambakgiller ailesinden “tulipa” cinsini oluşturan soğanlı bir bitkidir. İlk olarak çıktığı coğrafya Orta Asya da Tiyenşan Dağları’nın kuzey yamaçları ile Pamir Dağları’nın 4-5 bin metrelik zirveleridir. Burada sert geçen kışlar ve kurak geçen yazları yaşamış olan lale, Türklerin onu baharın müjdecisi saymasıyla kendine gelmiş ve de anlamlar kazanmıştır. Türklerin göçüyle lale, yükseklerden yamaçlara, köylere ve kentlere kadar inmiştir. Aslı doğulu olan laleyi Türkler batıya taşımışlardır.
Bu kusursuz simge; doğanın eşsiz ihtişamını giyinmiş, insanlığın tarihini takınmış, aşkların acı güzelliğini sinesine çekmiş, o muhteşem duruşuyla, boyun eğmeden sonsuza dek göğe bakıp duracaktır. Ateş kırmızısı, beyazı, güneş sarısı ve şeker pembesi her ne renk olursa olsun başını yukarıya doğru dimdik tutan tek çiçektir. Gerçek sevgilidir.
Efsaneye göre; yağmur öncesiydi bir yaprağın üzerinde bulunan çiy tanesine yıldırım düştü. Alev alan yaprak o haliyle donmuş kalmış ve de laleye dönüşmüştür.
Başka bir efsaneye göre de lalenin göbeğindeki siyahlık yıldırımdan kalan yanık iziymiş. Derler ki lale içinde ki yanık yarasını saklarmış. Bu yarayı aşk yarasına benzeten birçok şair mevcuttur. Lalenin değerini artıran da sinesine yakılarak yazılan bu yaradır. Lal rengindeki taç yapraklarının dibinde bulunan yanık yarasından içeri yüreğine girip bakmayı hep arzu ederim. Ama ne mümkün! Lale zamanı aşk uykudan uyanır ve gücünün işaretini insana gösterirken ulaşılmazlığını da bir daha anlamlandırır.
İki veya üç yaprağın ortasından yukarıya doğru yeşil bir gönder ve en sonunda da altı adet lal renkli taç yaprakla doğanın bayrağı olduğunu anlatır. Adım lale diye, diye nazarlara imza atar. Bu kırmızı yanaklı sevgiliyi, bazen içi şarap dolu bir kadehe benzetirim. Bazen kırmızı bir alev topuna benzetirim. Bazen de yanan kalbime. En çok sevdiğim tarafı da nerede olursa olsun boyun eğmeden duruşu ve yavaşça soluşudur. Eh haklıdır. Her nazar atanı kendine aşık ediyor. İnsanların sevgiye acıkmışlığını en iyi o görüyor ve o simgeliyor.
Lale Arapça da “lam”-“elif”-“he” harfleriyle yazılıyor. Birliği simgelediği için kutsal olarak kabul görür. Statü ve zenginliğin de sembolü olmuştur.
Nadir bulunan veya nesli tükenmeye yüz tutan lale soğanları için servetler ödenmiştir. Tulipomanie de denilen laleler çılgınlık derecesinde toplumu sarmıştır. Hatta soğanlarına sahip olamayanlar resimlerine sahip olmak için önemli paralar harcamışlardır. Ünlü ressamlar bu lale sevgisini resmetmişlerdir.
Hollandalılar bu konuda çok duygusal ve hassaslardı. Onların gözünde hayatın ne kadar da hassas, kırılgan, güzelliğin kısa sürdüğünü ve dünya malının gelip geçiciliğini hatırlatan bir çiçekti. Bu ülkenin insanı bunu mal hırsı olarak da algılamış ve çöküşü de görmüştür.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sultan lll. Ahmet bir devre adını vermiş 1718-1730 da yaşanan yenilikçi çelişki, geçiş döneminde Şair Yahya Kemal tarafından verilen adıyla “Lale Devri” laleyle özdeşleşmiştir. Sanatçıların da baş konusu olmuştur.
Varsa yoksa lale. O, rüzğara boyun eğmeyen, yüreğindeki acı yanık yarasını gizleyen, lalenin boynunu büktüğü gün yok mudur? Elbette vardır. Doğudan, batıya taşınırken yavaş, yavaş neslinin tükenmesi ile bu kadar çok anlamların lale adına yüklenmesiyle o zarif boynunu bükmüştür. Lalenin kapalıyken yüreği, açıkken sinesinin tam ortası, büyüyüp uzadıkça göğe açılan çiçekleri, yani elleri onun asaletini anlatmaya yetiyor.
Muhteşem yüzyılda seyrettiğimiz Şeyhülislâm Ebussuud Efendi bile otuz kadar çeşidini yetiştirmiştir. Baştan 40-50 kadar çeşidi yetiştirilmişken 1500-2000 kadar çeşitleri olduğu yazılmaktadır. Lalenin önemi, 18. Yüzyıl ortalarına doğru azalmıştır. Kanuni zamanında tekrar eski yerini almaya başlamıştır. O yıllarda İmparatorluğu ziyarete gelen Avusturya- Macaristan elçisi, Edirne’den, İstanbul’a giderken yolda rastladığı Türk köylü kadının başındaki çiçeğin adını öğrenmek ister ve sorar. Bir yanlış anlaşılmadır ki kadın da başımdaki “tülbent” demiştir. Elçi günlüğüne “tulipan” olarak yazmış ve soğanından alarak ülkesine götürmüştür. Kısa bir şiirimle veda ediyorum. Saygılar….
……
ey kırmızı yanaklı sevgili
senle-ben
iki günlük konuk iken
dünya bağında biten
hep alev topu görünen
gonca sen değil misin?
ey keramet satan sevgili
ez de suyunu iç
bu meyhane de
toprak olan aşık “kul ermiş”in
yanık gönlünün resmi sen değil misin?
14 Şubat 2013
Mustafa ERMİŞ